Bir kez gönül yıktın ise…
“Bir kelebeğin canını yaktığında, ertesi gün özür dileyemezsin!”
“Bir kelebeğin canını yaktığında,ertesi gün özür dileyemezsin!”
Son zamanlarda vicdan ile alakalı
karşıma çıkan en harika cümlelerden birisidir, her kelimesinde naiflik
barındıran bu cümle. Teşbihte olmayan hatanın deyim yerindeyse, kabak gibi
ortaya çıkarılmış hali.
Vicdan önemli mesele… Hatta
hayatın tam ortasında, hayatın vazgeçilmezi bir kavram.
Dikkat ederseniz “insan hayatı”
demiyorum. Hayat diyorum. Nitekim vicdan denen haslet, yeryüzünde yaşayan tüm
canlıların içinde barınan bir özellik.
Şimdi geldik vicdan mevhumunun
insan hayatındaki yerine…
Maalesef gelemedik a dostlar.
Lakin dünya kurulduğundan ve insanoğlu yaratıldığından bu yana, insanoğlundan
başka her canlıda görebileceğimiz bir durumun ta kendisidir vicdan. Bu durumu
insanın düşünme yetisine bağlayanlar çıkacaktır elbette.
Yani insan, düşünme ve mantık
yetisine sahip bir canlı olduğundan, çevresinde gelişen olayları yorumlama ve
bu olayların gerek oluş biçimine ve gerekse de sonuçlarına göre kendine bir yer
belirlemekte diğer canlılara göre daha analitik bir durum sergiler. Bunun bir diğer
adı da “menfaat”tir zaten.
Yaşadığı dünyayı sadece kendine
ait zanneden, sosyal çevre denen uydurulmuş ve kuralları kim tarafından konduğu
belli olmayan güdük yapıda, başka insanlara karşı bir katman yaratma telaşını
taşır.
Ünlü Yunan düşünürü Aristoteles’e
göre insan, “düşünen hayvan” olarak tarif edilir. Hakkı da vardır bilgenin.
Lakin insanı, kendinden başka canlılardan ayıran özeliklerin başında
“düşünmesi” gelir… yine bir lakin ile bağlamak gerekirse, “kendini düşünmesi”
bu durumun çemberini daha da daraltır.
Şimdi yine yukarıda anlattığım
duruma geliyoruz. Yani menfaate.
Bir insan kendini neden düşünür?
Aklınızdaki cevapların özünde
“menfaati için” kelimeleri mutlaka geçiyordur. Evet, insan olarak kendimizi
düşünürüz…
İşte vicdan kavramının da burada
devreye girmesi beklenir… ve her seferinde de devreye girer. Hem de yanlışın
yanlış olduğunu, doğrunun da dosdoğru olduğunu en kestirme yoldan söyler. Onu
kandırmak asla mümkün değildir. İnsan aklına kaçacak fare deliği bile bırakmaz.
Peki, gönül yıkmak konusu ne
alaka?
Kişisel çıkarları tavan yapan
insanların, çıkarları uğruna gülistana fil sokmalarına benzer hareketlerde
bulunmaları…
Sosyal çevrelerinin güdük
kuralları doğrultusunda başkalarını incitmeleri…
Etraflarındaki her varlığın ve her
düşüncenin sadece kendilerine hizmet edilmesi için yaratılmış olduğuna
inanmaları…
Sırf insan hayatına değil, tüm
doğal hayata olan saygısızlıkları, kural tanımazlıkları ve her türlü kanunda
kendi menfaatlerine doğru bir yol inşa etmeleri…
Saymakla bitmez!
Ve yıkılan bir gönlün vicdani
muhasebesi, yapılan ibadethanelerde giderilemez. Giderildiği sanır. Amaca giden
her yolda ortaya konan her hareketin mubah olduğuna inanılır. Bu düşünceyle,
her şartta hırsıyla mücadele içinde olan ve ekseriya o hırsa mağlup olan
insanın alt benliği, uyanık(!) olduğu her anda bir savaşta olduğunu durmadan
fısıldar. Oysa savaştığı birlikte yaşadığı insanlardır. Selam verdiği, işini
yaptırdığı, emri altında çalışan insanlardır.
Ölüm fikri asla aklında yer almaz.
Kıyamete kadar yaşayacağı inancıyla, bu savaşa her an devam eder.
Ve ne yazık ki bu durum insan
hayatına yön veren iş yaşantısında, siyasette, aile ilişkilerinde, arkadaşlık
ilişkilerinde sürer gider.
Ve yine ne yazık ki bu bencillik
kokan alt benliklerde gidenler hep haksızdır.
Ve ne yazık ki o lanetli savaşın
bir cephesinde de pis bir zafer kazanılmıştır.
Ve ne yazık ki vakti geldiğinde
musalla taşında haklar dille(!) helal edilir…
Başlığı bağlamanın vakti geldi;
“…Bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi,
Cenazeni yumaz değil.”
Haftaya görüşmek üzere…









