Faşist İhtilal’den, Satılmış Darbeye.
Ama yıl 2016 idi. 80 den beri bu köprünün altından çok sular geçmişti.
12 Eylül 1980
Yurt sathında her gün onlarca genç ölüyor.
Ölen öldüreni, öldüren öldürdüğünü tanımıyor.
Öldürenin öldürmek için, ölenin de ölmek için sebebi yok.
Gerek de yok zaten. Senaryoyu yazan ABD nin ve Haçlı
Ordusunun toplum mühendisleri Türkiye’yi tam kontrol altına alarak sömürge
haline getirmek ve o günlerin güçlü 2. Kutbu olan SSCB ne yakın temas için bir
mevzi elde etme peşindeler.
Maksat çok ciddi bir kargaşa çıkarıp yönetime bir kukla
oturtmak.
Öyle de oldu.
Eğitim birliğinde askerim. 12 Eylülden birkaç gün önce bize
çok yakın olan nizamiyeden tanklar çıktı. Gün 11 Eylül olduğunda bu tanklar
konvoya dönüştü. Arada bir tankların çıkması normaldi ama böyle konvoya
dönüşmesi merak uyandırdı. Akşamüzeri tüm erat yemekhanelere tıkıldı ve kesin
emirle dışarı çıkmak yasaklandı. “Akıl ve mantığın durduğu yer” olarak
zihinlerimize kazınan ve sahte bir gazlama ile “Peygamber Ocağı” diye sunulan
ama dinin imanın ahlakın ve edebin sıfır olduğu ortamda soru sormak cevap almak
hatta merak etmek büyük suçtu.
Nöbetçi sayıları arttırıldı sayım saatte bir yapılmaya
başladı ve ortada rütbeli kalmadı. Kalan birkaç rütbeli tüm yönetimi ele aldı. Akşam yemeği
erken yenildi ve erkenden yat verildi, koğuş çıkışları yasaklandı. Tuvalet
ihtiyacı bile iki silahlı nöbetçi arasında ve kapılar açık giderilmeye
başlandı.
Vatanı seven ve milletine güvenen insanlar olarak
arkadaşlarımızla fısıldaşarak bir şeyleri çözmüştük ve duadan başka da bir şey
gelmiyordu elden. Bol dualar ediyor ve akibetin hayır olmasını diliyorduk.
Uykusuz gecenin sabahında yine dışarı çıkarmadan doyurdular ve içimizden
bazılarını seçtiler. Onlara nöbet için eğitim verdiler ve yetişmeyen kadro
askerleri ile birlikte nöbete diktiler.
O zaman anladık ordu yönetime el koymuştu.
Öğlene doğru bir komutanın istediği özle eşyalarını götürmek
üzere dışarı çıkmak kısmet oldu.
Ankara, Ankara güzel Ankara… Senin o halini de gördü bu
bahtı kara. Sokaklarda sinek uçsa sesi duyuluyor, tek tük görünen sivillerin
suratında ölüm korkusu kol geziyor. Her araç her köşe başında aranıyor, Eylül
ayında bir zemheri soğuğu hissediliyordu.
Askeri araçlar kırık dökük bozuk ve perişan görünseler de
caddeleri tam gaz geçiyor, zaman zaman evlerin önünde oluşturulmuş kordonlarla
tutuklamalar yapılıyor, tutuklanan siviller kafaları önlerinde ruhsuz
sallanımlarla adeta sürünürcesine araçlara tıkılıyordu.
Vardığımız büyük polis karakolu askeri kontrol altında idi
ve yerde yüzükoyun yatan, diz çökmüş, elleri ensesinde, perişan halde çok
sayıda sivil vardı. Tüm bu kalabalığı sadece elinde silahla 2 erin idare
ettiğini görmek bana önce çok komik sonra acı gelmişti.
Erlere sorsanız ne olduğunu bilmesi imkânsızdı. Onlara sadece
“şunu yapacaksın” demişlerdi ve o da yapıyordu. Belki de ömründe ilk defa elde
ettiği bir sosyal üstünlüğü kullanma keyfi ile, komutana yaranma hevesi ile abartıyordu.
Bahsettiğim komutan aklı başında birisi idi. Birkaç kelime
konuşma fırsatı buldum. Anarşinin ihtilal yapılmadan da bal gibi
önlenebileceğini bu ihtilalin 60 ihtilalinden daha kötü sonuçlar doğuracağını
ancak bir asker olarak da emirleri uygulamaktan başka bir seçeneği olmadığını
ifade eden şeyler söylemişti.
Bu baskı şiddet ve faşizm başkentten, kentlere, kasabalara
köylere mezralara kadar indi ve bir kara bulut olarak yıllarca halkı mahvetti.
On binler yüzbinler böylece toplandı. Acımasız işkencelerle
sorgulandılar. Bir kısmı bunlara dayanamadı öldü, çıldırdı, hatta yok edildi.
Bir genç nüfus tam anlamı ile yok edildi. Bir kısmı öldü,
tutuklanıp yıllarca damlarda çürüdü, bir kısmı aklansa bile o işkencelerin
travmalarını yıllarca atlatamadı.
Ekonomi 20 yıl kendisini toparlayamadı ve 50 yıl geriye
gitti. Devlete güven çöktü, siyaset nefret edilen bir olgu haline dönüştürüldü.
Orduya ve özellikle üst kademe komutanlara olan sevgi azaldı. İnsanlar evlatlarını
“paşam” diye sevemez oldu. Bir Tonton Amca Allah’ın inayeti ve bir kuklanın tek
bir cümlesine halkın bir anda gösterdiği reaksiyonla bir ivme başlattı ve bu
ivme güzel bir demokratik bahar oluşturdu.
15 Temmuz 2016
Bu bahar 50 yıla yakın bir süredir İslam dünyası üzerinde
planlar yapan ABD ve Haçlı Ordularının işine gelmemiş olacak ki; bir kıçı
pislikli, gözü yaşlının peşine düşmüş aklı kiralıkların, beyni yıkanmış mankurtların meydana sürülmesine kadar geldi.
Ankara’dan bir dostumun telefonu ile irkildik. Emin
olamadık. Defalarca sorduk. Medyayı ve sosyal medyayı taramaya başladık. Bir
yandan da yerel haber alma kaynaklarımızı güçlendirdik. Gördük ki haber doğru
ve durum söylenenden de vahim. Zira bu sefer 80 den bu yana büyük bir revizyon geçirdiğine,
toparlanıp sağlamlaştığına yürekten inandığımız Ordumuzun çok az mensupları görünümündekiler yine işin içinde idi.
Ama bu sefer karşılarında Tonton Amcanın başlattığı düşünme,
sorgulama, özgürce yaşama, Milletçe bir bütün olma lezzetini tatmış bir Halk
vardı. Bu darbeye teşebbüs edenlerin karşısında bir güç olduğu kadar, olacak
kargaşa için de olumsuzdu. Kontrolsüz kalabalıklar her zaman tehlikelidir.
12 Eylül sonrası askerliğim bitip de halka neden o gecenin
sabahı bu darbe aleyhinde tek ses çıkmadığını sorduğumda aldığım cevap tek
kelime ile “korku” idi. Ekmek almaya gidemeyen, hastasını hastaneye
götüremeyen, anne babasını ziyaret edemeyen ve evine çakılıp kalan, birilerinin
kendisini de alıp götürmesinden korku duyan insanlar vardı.
Ama yıl 2016 idi. 80 den beri bu köprünün altından çok sular
geçmişti.
Aktif ve iyi bir gazeteci olan genç yakınımın ne yapması
gerektiğindeki tereddüdü gördüğümde, tereddütsüz “Kap çantanı çıkıyoruz” dedim.
Kritik noktaları tek tek gezdik. Arabamız daha bir keyifli gidiyor, trafik daha
bir düzenli akıyor, günlük hayat aynı devam ediyordu.
Devlet her noktada hakimdi. Üstelik en ince detaylar dikkate
alınmış güvenlik güçleri çok noktalara sivil olarak yerleştirilmiş, gereken yerlerde
gücün ispatı için en modern ve ağır silahlarla gözdağı vermek üzere DEVLET yer
almıştı.
İçimiz ferahladı. Daha da mutlu olduk. Çalışmalarımıza set
çekmek yerine bilakis yardımcı olunuyor hatta olumlu yönlendirmeler
yapılıyordu.
Bu Millet olmak demekti. Halkın Devlete, Emniyete ve
özellikle de Ordusuna güvendi. Teşhisi anında koymuş bunun bir avuç satılmış
şaşkının işi olduğunu anlamıştı. Arkasındaki gücü biliyordu. Bu şaşkınların
yaptığının bir ön hazırlık olduğunu arkasından o gizli güçlerin Türkiye üzerindeki
emellerini sezmişti. Bunlara zafiyet gösterirse “size demokrsi getirdik”
dedikleri Iraka’a, Libya’ya Afganizstan’a dönecektik. Hatta Müslümanların BM
askerleri tarafından etkisiz hale getirilip savunmasız düşürüldükten sonra sırp
canilere teslim edildiği BOSNA’ya dönecektik.
Başkomutanın ve mükemmel ekibinin kontrolü “Haydi Meydanlara”
çağrısı bu nedenle büyük bir destek gördü.
Yarım saat önce 2 sefer geçtiğimiz Aktekke Meydanı günlük
hayatını yaşarken, bir anda binlerin on binlerin hücümüna uğradı. Karaman ailemiz.
Herkesi tanırız. En uç fikirdeki insanlar kol kola omuz omuza bayrak sallamaya
tekbir getirmeye başlayınca herkes anladı ki:
BU DEVLET YIKILMAZ, SARSILMAZ, BU MİLLET, YOK OLMAZ, YOK
EDİLEMEZ.
Bu Bayrak gönderden bir milim indirilemez, bu EZAN hiç
susturulamaz, bu HALK esir, müstemleke ve manda yapılamaz. Bu Millet ölür de
bir nefesi dahi esaretle almaz.
Malazgirt gerçektir. Çanakkale gerçektir. Kurtuluş savaşı ve
tüm muharebeleri gerçektir. Kıbrıs savaşı gerçektir.
Hain gizli güçler bilin ki sizin 60, 80 ihtilalleriniz
sahtedir yalandır düzmecedir. Onları ne halk ne ordu ne de millet yapmıştır. 12
Martınız, 28 Şubatınız sahtedir. Tüm bunlar sizin sahte yüzünüzün bu topraklara
düşmüş pis kara gölgesidir.
GERÇEK 15 TEMMUZ 2016 DIR. Devlet, Millet, Halk, Demokrasi,
Toprak, Vatan, Ezan, Bayrak ve Kardeşliktir.
BİZ TOPYEKÜN KARDEŞİZ. SAKIN HA BİR DAHA HUYLAMAYIN...
Kendi kokuşmuş düzenlerinizin yıkılışını yine bu millet seyredecektir. Tıpkı 10 BİN yıldır olduğu gibi…









