VAR saymak mı, YOK saymak mı?
Birilerinin artık oturup; özümüze uygun, geçmişte var olup ölmeye yüz tutmuş değerlerimiz üzerine, sahip olduğumuz maddi ve manevi değerleri harç olarak kullanarak yeni bir toplum düzeni inşa etmelidirler.
Toplumumuzun bir zamanlar en belirgin özelliği hoşgörü idi. Bu hoşgörü nedeni ile de toplumsal kaynaşma çok sağlam bir örgü ile sağlanıyordu. BİZ kavramı her zaman BEN kavramının önüne geçiyordu.
Toplumdaki kamuoyu liderleri, önderler, ileri gelenler bir tevazu içinde idiler.
Ne oluyor bu topluma.
1900 lü yıllarda başlayan ve 20. Asrın sonlarına doğru tüm dünyada ne olduğu bilinmeden bir moda haline gelen kominizim doktrininden kaçanlar, özümüze uygun sistemleri arayıp uygulamak yerine kapitalizmin acımasız çarklarına atıverdiler kendilerini.
Toplum “Var’ı olan üstündür, yok’u olan kötüdür” mantığı ile varlık sahiplerine adeta tapmaya başladı. Onlar da ilahlaşma yolunda büyük adımlar attılar.
Memur amirinin yalakası, işçi patronunun paryası, kadın erkeğin kölesi, fakir zenginin şaklabanı gibi görülmeye başlandı. Toplumun terazisinin kalibre ölçüsü mal ve maddiyat oluverdi.
Para sağlığı, mutluluğu, huzuru ve hayatı satın alabilecek bir değer olarak görülmeye başlandı.
Köşe dönme, kendini kurtarma, okuyup çok para kazanan olma, yıldızı parlama ve güç sahibi olma kavramları ön plana çıkıverdi. Hak güçle elde edilmeye, haksızlık maddiyatla örtülmeye başlandı.
Yetkiler keyfi uygulanmaya başlandı. Bu keyfi uygulamalara karşı bir sürü sessizliği hâkim olmaya başladı. Tek tük ses çıkaran olduğunda da, sessiz sürü haksızlığa karşı çıkmaktansa, haksızlığa karşı çıkana linç uygulamaya başladı.
Demokrasi, cumhuriyet, laiklik, fikir hürriyeti, düşünce ve ifade özgürlüğü, yasal teşviklerden istifade, adalet gibi kavramlar güçlülerin silahlarına dönüşüverdi.
Tüm bu gelişmeler toplumumuzda kast sistemini gizli ve sessiz sedasız inşa ediverdi.
“Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler – Kazanca giden her yol mubahtır – Güçlü haklıdır” kavramları üzerine kurulan toplumsal düzen bu fikrilere uygun eğitim sistemleri ile mankut nesiller yetiştirme yolunda da ciddi adımlar attı.
Geldiğimiz nokta iç açıcıcı değildir.
Kendisini çok iyi yetiştirmeyi başaran bu düzende bile doğru fikirleri bulan, savunan, uygulayan insanlar azınlıkta da olsa, elbette var. Ama ne yazık ki sistem onları da ihata ederek bir varlık göstermelerine imkân tanımıyor.
Kültürel yozlaşma, sanatta da sapkınlıkları teşvik ediyor. Evrensel değerlere dahi sığmayacak davranışlar sanat, eğlence, kültürel değer adı altında servis ediliyor.
Sanat, toplumdaki değerlerin
yükselmesi, bilinçlenmesi adına yapılan, estetik, ahlaki, eğitici, öğretici
faaliyetlerdir. Bunların cazip hale dönüşmesi için de bu tür uygulamalara eğlence
unsuru da katılır. Bu tür faaliyetleri uygulayanlar da toplum tarafından
sanatçı olarak nitelendirilerek saygı gösterilir, teşvik edilir.
Ne var ki maymunlar medyasında, medya maymunu olmaya
çalışan, bu medya tarafından da pohpohlanan
birileri sanatçı olarak lanse ediliyor. Gerçek sanata susamış, gerçek sanatçıya
hasret kesimler tarafından bir nebze kabul görünce de ilk işleri ya inançlara
küfür, ya halkla alay etme, ya da ahlaksızlığı teşvik etmek oluyor. İşi icra-i
rezalete dökerek özlerindeki hasletleri ortaya koyuveriyorlar.
Evrensel kültür bir toplumun değerlerine hakareti,
küfrü asla barındırmaz.
Bir fikre karşı can pahasına mücadele eden
karakterli bir İNSAN, mücadele ettiği fikrin savunucularının maneviyatına ve
ahlak yapısına hakaret ve küfür etmez.
Fethettiği topraklarda farklı inançtan insanların
ibadethanelerini koruyan kollayan ve onlara ibadet özgürlüğü tanıyan ATALAR
örnek olamadı ise, bu davranışları sergileyenlere karşı söylenecek laf da,
eylem de yoktur.
Sadece onları YOK saymak, meczup hallerine hayvanat
bahçesindeki bir maymuna olduğu gibi gülüp geçmek gerekir. Bir de ALLAH ISLAH
etsin diye temennide bulunmak...
Birilerinin artık oturup; özümüze uygun, geçmişte var olup ölmeye yüz tutmuş değerlerimiz üzerine, sahip olduğumuz maddi ve manevi değerleri harç olarak kullanarak yeni bir toplum düzeni inşa etmelidirler.
Akademik sistem ölüdür. Her sabah kalkıp, gelecek seçimlerde makamımı nasıl korurum endişesi tepesinde sallanan bir akademik özerklik olamaz. Onların böyle bir sistemi düşünmeleri bile hayaldir.
Siyasetçiler ise içine düştükleri kargaşa mikserinde çalkalanmaktan sarhoş bir vaziyette bu konuları anlayamayacak kadar perişan bir haldedirler.
Bürokratlara gelince, onlar da her gün değişen sistem arayışlarını öğrenip uygulamaya koyma, siyaseten işbaşında olanlara bir şeyler anlatabilme ve onların şerrinden emin olma adına uyuşmuş vaziyettedirler.
Toplumun aydınları bu konuda bir şeyler yapabilecek tek güçtür. Ama maalesef yukarda anlattığımız kapitalist sitemin acımasız çarkı aydın üretme yerine kiralık beyinler ve satılık kalemler ortaya çıkarmış, dürüst aydın tabirine uyanlar ise en şiddetli baskılarla susturulmuştur.
O zaman; sık sık medya maymunlarının bu tür çalkantılarına şahit olacağız demektir.
O zaman; gelecekten endişe duymaya devam edeceğiz demektir.
O zaman; bu milleti gelecekte kurtuluş savaşları bekliyor olabilecek demektir.
O zaman; teknolojinin ürettiği robotları programlarken bile “VAR” etmeyi değil, VAR OLMAK İÇİN YOK ETMEYİ” prensip edineceğiz demektir.
O zaman diyebiliriz ki; var olan güzeli çoğaltan değil yok eden bir toplum olduk çıktık.
Dağdaki çobanlar, kırdaki köylüler, zindandaki mahkûmlar arasından bile aydınları olan bu toplum, AKİL kişilerin değil hayatın içindeki ahlaklı, hoşgörülü kişilerin fikirlerine emanet edilmelidir.









