Padişahlıktan cumhuriyete geçişte kurulan sistem, bir asra
yaklaşan zaman içinde bir türlü yerine oturmadı.
O günün kargaşası içinde mevcut toplum düzenimize uygun bir
model arayışı yapılmadan, hayranlık duyulan yabancı devletlerin modellerinin
uygulandığı Türkiye, idari yapı sancısını bir türlü atamadı.
Ataerkil ve pederşahi mantık içindeki toplum bireyleri, bir
ana babadan doğsa da hep başka bir ana baba arayışı içinde oldu. Türkücülerden
artistlere, futbolculardan arabeskçilere kadar BABA lar hiç eksik olmadı
Devlet de kimi zaman ana, kimi zaman da baba kabul edildi.
Yasama, yargı ve yürütme olarak temellendirilen idari yapı
ise her zaman birbirine karıştı.
Tüm bunların kilit noktası da hep siyaset oldu ve bu kavram
da tam bir demir leblebi olarak kaldı.
Yürütme kadrolarını oluşturması gereken siyaset, ilk günden
beri hem yargıyı hem de yasamayı TEK BAŞINA yürütmeye kalktı.
Liyakati sıfırdan da aşağı olan ve kendisine dahi hayrı
olmayan kişilerin, basit bir siyasi kadroda yer aldıklarının ertesi günü, yarım
asırdır devlete liyakatle hizmet eden kimselerin odalarının kapısını
tekmeleyerek girmeleri yadırganmadı hiç. Ne yazık ki yarım asır uyduruk bir
sıfata satılmış oldu.
Aksine toplumun her kesimine hizmet etmesi gereken
bürokratların da tayin, kadro ve terfi endişesi ile katı bir siyasi yapıya
bürünerek partizan bir çizgi izlediği malumdur.
Bunun sebeplerinin başında özellikle taşrada siyasi
kadroları oluşturtanların zafiyetleri, zayıflıkları, liyakatsizlikleri ve
karaktersizlikleri gelmektedir.
Tek parti döneminin hala dilden dile dolaşan devlet terörü
hikayeleri mevcuttur. “Yeter söz Milletindir” sloganı ile yola çıkanlar çok
kısa bir zamanda Millet’i sadece kendi partisi olarak görmeye başlamışlar ve
demokrasi adına utanç tablosu oluşturan sonlarını hazırlamışlardı.
Daha sonra muhtıra ve ihtilalları hazırlayan tüm sebepler yine
Parti = Millet mantığının birer ürünü değimlidir.
Her iktidar değişikliği devlet kadrolarının a dan z ye
değişme anlamı taşımakta ve bu doğal karşılanmaktadır.
Siyasi anlayışımızda ve siyaseti demokrasiye uygulamakta bir
yanlışımız vardır.
Üstelik bu fanatizm o hale geldi ki parti içinde bile
fraksiyonlar çekişmeler ve hizipleşmeler dağılmalara yok olmalara sebep oldu.
Yerelden örnek
vermemiz gerekirse; Partisinin yok olması pahasına yönetimde kalmak için her
yolu deneyenler, halk için çalıştığını bağırarak parti yönetimini bırakmayan
burjuvalar, parti politikasından bihaber protokolde yer almak için uyduruk
partilerin yönetimini yürütmeye çalışanlar vs…
Günümüzün 10 yılı aşkındır iktidarı olan ve 40 yıllık bir
birikimin, hazırlığın ve bekleyişin eseri olan AKP de durum çok daha kötü.
Tepe kadrolarda bu 40 yıllık hazırlığın kadroları olsa da
taşrada geleneksel siyasi yapı içinde başarılı olanlar yine başrollerde.
AKP nin kurulduğu günden bu yana İl Başkanlığı, İlçe
Başkanlığı, yönetim kurulu üyeliği gibi çeşitli görevlerde bulunanlar yeni bir
kadro oluştuğu andan itibaren silinmekte, kaybolmakta ve adı sanı duyulmamaktadır.
Tüm birim amirleri AKP Teşkilatlarının bir üyesi gibi
çalışmakta AKP li olmayan MİLLET mensubu sayılmamaktadır. Devlete ve Devlet
kanalı ile HALKa hizmet etmesi gereken siyasi erk Devletin kurallarını bir
kenara koymuş, partinin bir enstrümanı gibi istediği yönde kullanmaktadır. İş
bulmanın yolu partiye kaydolmak, ekmek temin etmenin yolu particilere yalakalık
yapmak olmuştur. Son 5 yıldır parti teması olmadan kadrolu bir işe girmiş bir
insan evladı var mıdır acaba. Hem de hükümetin işe alımlarda torpili kaldırmak
üzere aldığı bir dolu tedbire rağmen.
Üstelik bu parti Milli Görüş adına Erbakan Rahmetlinin
Partilerinden sonra İslami söylemlerle yola çıktığını ifade eden en iddialı
partilerin başında gelmektedir. Hal böyle olunca uygulananların komünist,
ateist, faşist toplumlarda bile olmadığını söylemek iddialı bir laf olmaz. Millet’in
takdirinin ötesinde elbet bir de RABB’in takdiri vardır.
Bugün pek çok ülkede yıkılması için kan dökülen, can verilen
dikta rejimleri, bizde demokrasi kılıfı ve maskesi ile pek ala uygulanmaktadır.
Hatta o hale gelmiştir ki yıllardır, kendisine hizmet eden Milletvekilini bile,
işine gelmediği için, artık süresi dolduğu için, kendilerinden daha güçlü
olmasını istemedikleri için, 5 lik simit gibi harcamakta, dışlamaktadırlar.
Yakaladıkları rüzgarla birkaç santim yükseliveren biçareler
gizli hasletlerinin ortaya çıkmasına engel olmayıp, en ahlaksız, en günahkar,
en yüz kızartıcı dedikodulara bile malzeme oluveriyorlar.
İslami söylemlerle yola çıkanlar, başta kul hakkını göz göre
göre yemekten, kendi çıkar ve menfaatleri için karalama yapmaktan, iftira
atmaktan, yalan haber yapmaktan, milletin maddi ve manevi varlıklarını hem de
DEVLET eli ile şahsi çıkar ve menfaatlerine kullanmaktan geri durmuyorlar.
Üstelik bunları yaptıkları için çok iyi yalakalık yaptıkları
üstleri tarafından bir de tam not ile ödüllendiriliyorlar.
Hoş zaman zaman adam gibi adamların geldiği de oluyor ama; o
mevkiler baş döndüren, sarhoş eden mevkiler. Kısa zamanda kargalardan kılavuz edinip
hem millete hem de kendilerine ediyorlar.
Bu gidiş, tekerrür edecek tarihin bir başlangıcıdır. Bir
çöküşün, bir kargaşanın başlangıcıdır. Türkiye’nin gördüğü göreceği, sürdüğü
süreceği 3-5 yıllık güzel günlerin yaklaşan sonunun habercisidir.
Ankara ne yaparsa yapsın, Hükümet ne kadar mükemmel olursa
olsun, taşrada ortaya konulan bu icra-i rezaletler, liyakatsizlikler,
azgınlıklar ve söylemlerin aksine uygulamalar bir yıkımın başlangıcını
oluşturmaktadır.
Dünyanın, özellikle bizim de bulunduğumuz coğrafyanın kan ve
ateşle yoğrulmuş gerginlikleri içinde bu zavallı divanelerin yaptıklarının
cezasını bu Millet hak etmiyor. Bu teşkilatlar meyhane sarhoşluğu içindeki
şaşkınların, nefsine mağlup olmuş eziklerin, helyum gazı dolu balon gibi şişkin biçarelerin elinde kaldığı süre
içinde Ankara’nın gayretleri bir şey ifade etmez.
Yerden göğe küp dikseniz dibinden birini çekince gümbürtüden
durulmaz. Ankara yerden göğe küp dikiyor ama taşra var gücü ile dibinden birini
hem de temeldekini çekmeye çalışıyor…
 
siyaset