Rabbimiz; Bize Güç Ver, Bizi Koru
Tam o anda da o yüzünde nuru eksik olmayan tanıdığım bir hafız kardeşim saba ile sabah ezanına başlamıyor mu?
Rabbimiz;
Bize Güç Ver, Bizi Koru
Etrafımda kıpırtılar
var. Çok farklı bir mekânda gibiyim.
Ne olduğunu
anlayamayıp soruyorum: “Neler oluyor”
Daha cümle
tamamlandığı an suratıma bir dipçik iniyor ve yabancı bir dilden “Türkçe yok.
Konuşma Türkçe” diye.
“Nasıl
konuşmam. Yunus’un, Mehmet Beyin memleketindenim. Tüm dünyaya –GEL- diyen Mevlana’nın…”
Dipçikler devam ediyor. “Allah’ım” diyorum. Dipçikler artıyor. “Din yok, iman
yok, Allah yok” diyorlar.
Az ilerde
her konuştuğunda ağzına terlikle vurmayı istediğim bir siyasi lider görüyorum. O
benim vurmak istediğim ağzından erimiş kurşun dökmeye kalkıyorlar. Koşuyorum.
Avcumla kurşuna engel olmaya çabalıyorum. Engel oluyorum.
Bir başka
köşede, her fırsatta dinime, diyanetime, hacıya, hocaya laf eden, hakaret eden,
hatta küfreden birisini görüyorum. Ellerinde zincir, ayaklarında pranga,
boynunda kocaman bir gülle. Kan revan içinde. Koşup çözmeye çabalıyorum.
Ayağım bir
taşa takılıyor. Dikkat ediyorum işlemeli, çinili bir taş. Bir de bakıyorum bir
selatin Cami yerle yeksan edilmiş. Mihrap yıkık minber ayaklar altında.
İlerde bir
kalabalık var. Dikkat ediyorum. Hemşerim, arkadaşım, dostum, köylüm, kentlim.
Hepsinin ağızları bantlı, gözlerinde siyah paçavralar bağlı. Birileri
kırbaçlıyor.
İyice
netleşince görüyorum ki onlar arasında haçlıya uşaklık eden, Vatanıma, Milletime
düşman olanların aramızdaki uşakları, ajanları ve köpekleri de var. Üstelik en
çok kırbacı onlar yiyor. Hem de kırbacı vuran bağırıyor: “Kendi ırkını, milletini,
vatanını, bayrağını satan köpekler” diye.
Üzerindeki yazıları
kazınmış, mermilerle delik deşik edilmiş, resmi bir bina olduğu anlaşılan bir
bina var az ileride. Duvarında, -vatan, millet, özgürlük, bağımsızlık,
hürriyet, adalet, fikir ve düşünce özgürlüğü, insan hakları, din, iman, barış,
kardeşlik ve yaratılmışa saygı- ifadeleri altın yaldız ile yazılmış,
pırlantalarla da süslenmiş… Ne var ki her birisinin üzeri kalın siyah boyalarla
karalanmış, tahrip edilmiş, her birisinin hemen yanına gavurun dili ile “yok”
yazılmış…
Kim bu zulmü
yapanlar, anlamaya çalışıyorum. Bir haç işareti görüyorum. Sonra dost ve
müttefik dediğimiz ülkenin ve onun yandaşlarının askerleri, kara cübbeleri
içinde şeytani bakışlarla sapkın dinlerin din adamları, başlarında kipaları ile
her türlü ahlak değerini hiçe sayan kendi ırkından başkasına yaşam hakkı
tanımayan lanetli bir ırkın mensupları.
Tüm bunlara
rağmen bedenimde hakim olamayacağım kadar büyük bir güç beliriyor. Bir direnç
yükleniyor tüm hücrelerime. Omuzuma bir el değiyor. Bakıyorum bir dost daha
var. Gözleri çakmak çakmak. Yumrukları sıkılmış, dişleri kenetli. Ama yüzünde
bir destan kadar anlamlı ifadeler. Sonra bir dost, bir dost daha derken,
karanlıklardan tüm dünyayı saran bir nida yükseliyor. Net seçilmese de bembeyaz
giysiler içinde, elinde nur saçan bir kitap ile bir piri fani sesleniyor: “ALLAHU
EKBER”
Ter ve ateş
içinde uyanıyorum…
Kâbusun
etkisi ile dilim lal, bedenim halsiz. Bir süre kendime gelemiyorum ama sonra
tüm gücümle secdeye kapanıp şükrediyorum. “Bu mübarek gecenin yüzü suyu
hürmetine: O üstü karalanan değerlerimizi bizden alma, dışarıdakilere güç,
içimizde de onlara satılmış köpeklere imkân verme Ya RABBİM” diye dua ediyorum.
Hava almak
üzere pencereye gidip, soğuk da olsa camı açıyorum. Karşı apartmanın balkonunda
ay yıldızlı bayrağım, soğuk ve karanlık sokaklarda tek tük işe giden vatan
evlatları, huzur ve güven içinde uyunan evlerin perdeli pencereleri, hatta
gecenin gezginleri sokak köpekleri bile korkusuz gezmekte.
Tam o anda
da o yüzünde nuru eksik olmayan tanıdığım bir hafız kardeşim saba ile sabah
ezanına başlamıyor mu?
Şükrüme iki damla gözyaşı ilave oluyor.
Rabbim bu Milletin üzerinden korumanı eksik etme…
Hasan ÖZÜNAL









