Kara Günler
Hep ısrarımızdır; okullara daha ana sınıfından itibaren vatandaşlık dersi konulmalıdır.
Kara Günler
Samimiyetle ve tüm iyi niyetine rağmen vatana ihanet içinde
olanlar olabiliyor mu?
Tarihi inceleyip bakmak lazım...
İstikbal peşinde milyonlarca genç, eğitim ve öğretim vermesi
gereken kurumlarda sabahtan akşama birbirlerini dövmekle ve hatta öldürmekle
meşguldü.
Kırsalda topraktan ekmek üretmekte olanların çabası bile
sekteye uğrayacak kadar bir karmaşa sürüp gidiyordu.
Sokaktaki vatandaş farklı kaldırımlardan yürüyor, esnaf
birbirine selam vermiyor, komşular karşılaşınca kafalarını çeviriyor, devlet
kurumlarında bile kendi görüşünden olmayanların işleri görülmüyordu. Daha da
vahimi güvenliği sağlaması gereken güvenlik güçleri bile der/bir adları ile
bölünmüştü.
Biz gibi aklı kıtlar bir şey anlayamıyor, saf saf seyrediyor,
bir yandan da canımızı nasıl koruruz telaşına düşüyorduk. Aklımız ne kadar kıt
olsa da görüyor ve biliyorduk ki tüm bu olanlar Türkün geleneksel yapısına
taban tabana zıt, fikirler saçma, çabalar boş ve tüm olayların temelinde gaza
gelmiş gençlik vardı.
Tüm bunları planlayanlar ve örgütleyenler kimlerdi? Cevap
basit, bariz ve gözler önünde idi. Soğuk savaş içinde olan iki süper güç,
dünyanın cenneti olabilecek topraklar üzerinde, tarih boyunca yenemedikleri,
sırtını yere getiremedikleri bir Milleti yok edip bölgeyi ele geçirme
taktiklerine içerideki heyecanlı gençliği alet etmişler, belki kendilerinin
bile beklemedikleri bir başarı ile planlarını tatbik ediyorlardı. Aslında SSCB
nin çok fazla da dahli yoktu. Hele Maoist fikirlerde Çinin belki de hiç katkısı
yoktu.
Türkiye yolgeçen hanı gibi bir konumda idi. Yabancı ajanlar
fink atıyor, içimizdeki 1453 kırıntılarını çok güzel örgütleyip, Türk Vatandaşı
olmakla övünen ve ellerindeki kazmalarla yıllardır temellerimizi oyan korkudan
Müslüman görünen yahudileri de ekonomik sıkıntılar oluşturmak üzere güzel
kullanıyor ve bu toprakları yaşanılmaz kılmak için her şeyi yapıyordu.
İstikbal kazanmak ve Milletine yararlı olmak gayesi ile güya
tahsil yapan genç dimağlar, deli kanlarına katılan heyecan ve “sen büyük
adamsın, kurtar vatanını: Komünizm/Faşizm gelecek” gazı ile onların safında
savaşıyor, üstelik bunu Vatan/Millet uğruna kurtuluş mücadelesi sayıyordu.
Bizim gibi aklı kıtlar da bunu kısık sesle de olsa telaffuz edince “aptal,
eyyamcı, ot, angut” gibi sıfatlarla susturuluyorduk.
Tüm bunlara rağmen de o günleri yine de olayların en merkezi
yerinde ve tepeden izleme imkânlarımız oldu. (*)
Olayların en yoğun yaşandığı okullarda tahsil yapma
imkanlarını zorladık. Ekonomiyi iyi tahlil edebileceğimiz işlerde çalıştık,
evimiz bombalandı, defalarca ölüm tehlikesi oluşturacak badireler atlattık ve
en önemlisi de 12 Eylül 1980 kara günlerinde TSK mensubu idik. Yani tam
merkezde.
Milyonların oyu ile getirilenler bir piyade tüfeği
gölgesinde karanlıklara giderken, oy veren milyonlar perde çekiyor kapı
kapatıyor, ışık söndürüyor ve susmak için ağzına mendil kapatıyordu. Şükür ki
15 Temmuz ders alındığını gösterdi.
Seyrettiğimiz boz bulanık akan deredeki pisliği görebiliyorduk
ama ses edenin değil sesini kısmak, kellesinin koparıldığı ortamalardı. Her iki
görüşle de düşman olmadık. Eyleme dayalı hiçbir olaya, guruba dahil olmasak da
diyaloglarımızı seviyeli tuttuk ve onları tanıdık, olumlu telkinlerde bile
bulunduk. Ama ne yazık ki her iki guruptan pek çok canın yittiğine, bir
saniyede alınıp gittiğine ve geri dönmediğine şahit olduk. Dönüp de onlarca yıl
o travmaları atlatamayan kardeşlerimiz oldu.
O gün bu cennet toprakların evlatlarını bir birine
kırdırabilecek planları yapanlar yakın tarihte dini yöntemleri de denemediler
mi? Kürtleri Kürt olmayanların komutasında Kürt sorununu çözmek adına ölüme
göndermiyorlar mı?
12 Eylülde olanları, 12 Martta olanları, 28 Şubatta olanları
15 Temmuzda olanları, Güneydoğuda olanları gördüğü halde hala bunları anlayamayacak
kadar beyni yıkanmış, gözlerine ihanet lensi takılı olanları görmek ise tam bir
facia.
12 Eylül öncesi mantığında saplı olanları gördükçe, daha
sonraki nesillerden de çağdaşlaşma, medenileşme, küreselleşme, özgürlük vb.
kavramları bahane ederek hala haçlıya gizli askerlik yapanları gördükçe üzülüyoruz.
Demek ki haçlı her zaman diliminde ve her türlü sebeple kendisine içimizden
asker bulabiliyor. Ve onları kendi kardeşlerinin mahvı için kullanabiliyor.
İmkan olsa zaman
tünelinde 12 Eylül öncesi tarihlere gidilse de bu pisliklerin yaşanılmayacağı
bir ortam oluşturulsa. Ama bugün yeni 12 Eylüller için de sinyaller ötüyorsa
vakit geç olmadan tedbiri almak lazım.
Hep ısrarımızdır; okullara daha ana sınıfından itibaren
vatandaşlık dersi konulmalıdır. Bu dersin kapsamında, Vatan/Millet/Bayrak gibi
temel değerlerimizin yanında, yaş uygunluğuna göre Malazgirt-1453-Çanakkale-1960-12
Mart-1980-28 Şubat-15 Temmuz ve aile-mahalle-köy/kasaba –devlet teşkilatlanması
gibi kavramların doğru ve bilinçli bir biçimde yeni nesillere öğretilmesi
sağlanmalıdır.
Allah bir daha bu Millete o günleri ve benzerlerini
yaşatmasın…
Hasan ÖZÜNAL
Karaman – 12 Eylül 2019
(*)
Ankara’da Sevmek
Tehlikeli duyguydu sevmek,
Hatta büyük yasaklar arasında.
Bacalardan is tüterdi
Tabanca namlularından barut dumanı.
Kirli ve karanlıktı Ankara’nın havası
Tehlikeli duyguydu Ankara’da sevmek
Gözlerin vardı karanlıklar arasında
Ürkek ve korkulu...
Masum ve endişeliydi yüzün.
Sevmeleri tanımaya çalıştık,
Yasaklar ve kirlilikler arasında
Tabanca seslerinden sıçrayıp,
Mermi izlerinden kaçarak.
Birileri karanlıklardan vur diyordu
Vur ve öldür.
Fısıldıyordu yık yak yok et.
Bir başka ses haykırıyordu;
Vatan biziz bayrak biziz devlet biziz...
Ne yazık ki haykıran da fısıldayan da
Ha bire vuruyordu,
Ha bire öldürüyordu
Yakıyordu
Yıkıyordu...
Gözümüz bakıyor, aklımız almıyor ama
Gönlümüz sevmelere sarkıyordu.
……
https://www.antoloji.com/ankara-da-sevmek-2-siiri/









